logo

01 Kasım 2021

GÖLGE ADAM YAZDI:BİR GENÇLİK ?

Yazılarıyla, mücadelesiyle ömrünün çok büyük bölümünü; erdemli, milletini seven bir neslin yetişmesine adayan Sultan-üs Şuara (Şairlerin Sultanı) Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in özlediği gençliği anlattığı Gençliğe hitabesini tekrar tekrar okumak, anlamaya çalışmak, y ve z kuşaklarını da bu emanetten nasiptar edebilmek arzusuyla paylaşıyorum. Lady Gaga, Keti Peri, vb.lerini rol model edinen bu kuşakları “Anadolu Kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine koyma” şuuruyla buluşturmak gerek miyor mu?

 

Türlü oyunlarla, 68 ve 78 kuşakları anarşiye kurban edilirken, 80 sonrası gençlik fetö vb. karanlık güçlerin kirli emellerine alet ettirilmedi mi? Bir kısmı da makamlar ve para imtihanlarında ayakları kayıp benliklerini yitirmediler mi?

 

Y ve z kuşaklarını da kaybetmek istemiyorsak, Taşıdığı değerden haberdar yetiştirilmelerini sağlamak, Fatih’leri, Ulubatlı Hasan’ları, El Cezeri’leri, Biruni’leri rol model olarak tanıtmak gerekmiyor mu?

 

Üstad; “Gençliğe hitabesinde” :

“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…
Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik…
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre…
Birincisi iki buçuk asır… Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet…
İkincisi üç asır… Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet…
Üçüncüsü bir asır… Allahın, Kur’an’ında “belhümadal – hayvandan aşağı” dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret… Ya dördüncüsü ?…
Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet…
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören… Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi…
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik…
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün “dikey”leri “yatay” hale getirecek bir çığlık kopararak “mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik…
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında “Hakimiyet Hak’kındır” düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hak’ka kölelikte bilen bir gençlik…
Emekçiye “Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!” diyecek…
Kapitaliste ise “Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!” ihtarını edecek…Kökü ezelde ve dalı ebed de bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik…
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk’ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin, İslâm’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün  insanlığa model teşkil edecek bir gençlik…
“Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik…
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik…


Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırt etmekte kuyumcu ustası bir gençlik…
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi, mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik…
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara “siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!” diyecek ve gerçek müslümanlığın “nasıl” ını ve “ne idüğü” nü her haliyle gösterecek bir gençlik…


Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu, hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlarıyla manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O’ndan (Allah’tan) başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik…
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum. Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanlarının viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!”

 

Sur da bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes

Ey kahbe rüzgar artık, Ne yandan esersen es! “ diyerek te vasiyetini sonlandırmıştı.  

Acaba bizler; ömrü mahkeme koridorlarıyla, cezaevi arasında geçen bu v.b. dava erlerinin emanetlerine sahip çıkabildik mi?

Acaba vasiyetlerini yerine getirebildik mi?

Sadece Allah’a kul olan  ve Yardımı O’ndan bekleyen,  Ahır Zaman Nebisinin ümmeti olarak ta Kuran’ı kendine rehber edinen, gerçek Müslümanlığın “nasıl” ını ve “ne idüğü” nü her haliyle gösterebilen bir gençlik miyiz?

Zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırt etmekte kuyumcu ustası bir gençlik miyiz?

Yoksa Üstad’ın ifadesiyle “Güneşi” ceplerimizde ve koltuklarda kaybetmiş “Marka Müslümanları mıyız”?

Kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu,

oyun ve eğlenceden ibaret bir Dünya’da yaşadığımızı,

hardal tanesi kadar iyiliğin de  kötülüğün de mutlaka hesabının verileceği bir alemin bizi beklediğini,

her nefsin takatinin yettiğinden de sorumlu tutulacağını

bu nedenle de öncelikle ve özellikle;

nefislerimizle “destanlık bir büyük meydan muharebesine girişmek”

ve “bu mücadeleyi kazanmak zorunda olduğumuzu” asla ama asla unutmayalım.

 

 

 

Kaynak: gölgeadam

Editör: habermerkezi

Etiketler: » » » » » » » »
Share
#

SENDE YORUM YAZ